Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Dünya Coğrafyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Coğrafyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2022

Portekiz Coğrafi Keşifleri

Portekiz Coğrafi Keşifleri (1415-1542), 15. ve 16. yüzyılda Portekizliler tarafından dünya çapında özellikle denizde yapılan coğrafi keşifleri tanımlar. Bu dönemde Portekiz, Afrika Kıtasının etrafını Ümit Burnu yoluyla dolanıp Hindistan’a giden doğu yolunu keşfetmiş, bu sayede Güneydoğu Asya’nın neredeyse tamamıyla temas kurmuş, Afrika’nın bazı bölgelerini sömürgeleştirmiş, Brezilya’yı keşfetmiş ve Çin’e, Avrupa’dan giden ilk ticari ve diplomatik elçileri göndermiştir.                                                                                                                                                  Coğrafi keşiflerin nedenleri                                      Portekiz’in uzun sahil şeridi, çok sayıdaki liman kenti ve uzun nehirleri bu ülkeden çok sayıda denizcinin yetişmesine uygun bir ortam sağlamıştır. Avrupa’nın güneybatısında bulunan bu denizci millet Orta Çağ boyunca coğrafi keşiflerde öncü roller üstlenmiştir. Portekizli tacirler ülkelerinin konumu yüzünden ticari ağlarını kara yoluyla genişletemeyeceklerini anladıklardan dolayı denizciliğe büyük önem verecek ve bu şekilde İngiltere, Flandre, İtalya ve Hansa Birliği kentleriyle deniz ticaretine başlayacaklardır. Bağımsızlıklarını uzun süren kanlı savaşlardan sonra kazanan Portekizliler, egemenliklerini genişletecekleri sömürgeler aramış ve ilk girişimleri Afrika’da olmuştur. Kuzey Afrika’da Müslüman Berberilerin bulunması burada yapılan sömürge savaşının Hristiyanlık adına yapılan kutsal bir savaş kisvesi altında gerçekleştirilmesine imkân tanımıştır. Coğrafi keşiflerin zorunluluğun en önemli nedeni çok pahalı olan doğu ticaret yollarıydı. Bu ticaret yolları Akdeniz'de güçlü İtalyan cumhuriyetleri olan Venedik ve Cenova tarafından ele geçirilmişti. Kara yolu ise Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlenmesiyle birlikte kapanmıştı. O dönemde en kâr getiren ticari ürünler olan baharat ve ipek ancak doğudan getirilebiliyordu ve baharatlar özellikle tıp alanında Avrupa’da çok aranan ham maddelerdi.
Portekiz ekonomisi, Müslüman devletlerle olan komşuluk durumundan oldukça faydalanmıştı. Gelişkin bir para ekonomisi kurulmuş, kırdaki ve şehirdeki işçiler ücretlerini mal karşılığı olarak değil para karşılığında alıyorlardı. Tarımda iş bölümü yaygınlaşmıştı; buğday Fas’dan ithal edilirken, önceden buğday ekilen tarlalara üzüm, zeytin veya şeker pancarı ekimi yapılıyordu. Portekiz, Müslüman ülkelerle yoğun ticari ilişkileri sayesinde farklı kültürlere ve bilimsel deneyimlere açık haldeydi. Bu sayede özellikle başkent Lizbon, kozmopolitan bir şehir görünümündeydi. Bu sayede dönemin en uzman matematikçileri, deniz bilimcileri ve mühendisleri Portekiz’de bulunmayı tercih ediyordu. Portekiz yönetimi de bu bilimsel gelişme ortamını destekleyerek araştırma merkezleri açmıştı. Portekizli ve yabancı uzmanlar matematik, haritacılık ve denizcilik alanında önemli gelişmelere Portekiz’de adım atacaklardır.

Portekiz denizbilimi

Sık çıkılan seyahatler ve keşif gezileri sayesinde Portekizli denizciler ve kaptanlar denizcilikte hızla ilerleyecek ve aralarından dönemin en iyi astronomlarını, matematikçilerini ve haritacılarını çıkaracaklardır. Dönemin en öne çıkan bilim adamları arasında Pedro Nunes ile João de Castro sayılabilir.

Gemiler

15. yüzyıla kadar Portekizliler, sadece iç denizlere göre tasarlanmış olan gemilerle kıyılardan ayrılmadan keşif yapabiliyordu. Barka adı verilen bu gemiler küçük ve dayanaksızdı, tek mendirekli ve sabit kare şeklindeki yelkeniyle manevra kabiliyeti oldukça sınırlı bir ulaşım aracıydı. Özellikle güçlü rüzgârların bulunduğu okyanus yolculukları için uygun değildi. Bu gemilerle ancak sınırlı keşifler yapılmış ve Madeira Adaları ile Azorlar keşfedilebilmişti. Ayrıca Afrika kıtasında günümüzde Moritanya olarak bilinen bölgeye kadar gidilebilmişti.

Portekiz’in coğrafi keşifleri yapmasını sağlayan en önemli gelişme karavela olarak bilinen geminin tasarlanıp üretilmesi oldu. Bu gemilerin tasarımları balıkçılar tarafından kullanılan kayıklardan alınmıştır; yön vermesi daha kolay olan bu gemiler 50 ile 160 ton ağırlığında ve 1 ile 3 direkliydi. Ayrıca her türlü rüzgârda ilerlemeyi sağlayan üçgen tip yelkene sahipti. Geminin mürettebat ve yük kapasitesinin sınırlı olması bir sorun yaratsa da başarısına gölge düşüren bir etken değildi.

Okyanus ötesi yolculukların başlamasıyla birlikte daha büyük gemiler de imal edilmeye başlandı. Önceleri ticaret gemileri olarak tasarlanan ve büyük gemi anlamındaki “nau” ismiyle anılan bu büyük gemiler kıyılardaki korsanlık yüzünden donanmada da kullanılmaya başlandı. Gemilere top kullanımı için küçük pencereler açıldı. Ayrıca zaman içinde geliştirilen bu model gemiler yıllar içinde 200 tonluk yük kapasitesini 500 tona çıkardı.

Kozmografi

13. yüzyılda yıldızlarla yön bulma bilinse de daha çok Güneş'in konumuna göre yön bulma kullanılıyordu. Yıldızlara göre yön bulmakta Portekizliler de tüm Avrupalılar gibi Araplardan öğrendikleri teknikleri kullanıyor, astrolob ile kuadrant sayesinde yön buluyorlardı. Ayrıca Güneş'in yüksekliği ile yıldızların konumu ölçmeye yarayan ve Jacob’un asası adını verdikleri ilkel bir sekstant kullanıyorlardı. Ayrıca Güney Yarıküre'de keşifler başladığında yıldızların konumu değiştiğinden dolayı buna göre yön bulmayı başaran ilk Portekizliler 1471 yılında João de Santarém ve Pedro Escobar oldu. Ancak elbette yön tayininde ve koordinatlarda sürekli olarak düzeltmelerin yapılması gerekiyordu.

Potekizli denizciler sonraları astronomiyle ilgili tablolar oluşturdular ve okyanus yolculuklarında kullanılmak üzere hassas ölçüm aletleri tasarlamışlardır. Denizcilikte çığır açan bu tablolar sayesinde Portekizli kaptanlar artık sadece enlem değil boylamlarını da doğru hesaplayabilmekteydiler. 1496 yılında astronom Abraham Zacuto tarafından kaleme alınan Almanach Perpetuum adlı tablo kitabı Vasco de Gama ile Pedro Alvares Cabral tarafından da kullanılacaktır.

Denizcilik teknikleri

Portekizliler, kıyılar boyunca yaptıkları keşiflerin yanı sıra okyanusa doğru da seferlere çıkarlar ve bu sayede meteorolojik ve denizin durumuyla ilgili önemli bilgiler toplarlar. Bu sefeler sırasında Madeira Adaları, Azorlar ve Sargasso Denizi'nin Portekizlilerce keşfedildiği bilinmektedir. Bu seferler sayesinde okyanusa dair önemli bilgiler ve deneyimler biriktirdiler, bunlar arasında;

Okyanus akımları ve akıntı şekilleri

Okyanustaki rüzgâr yönü ve rüzgâr hızı

Okyanusta saat yönünde dönen kuvvetli sarmal rüzgârlar  sayılabilir.

Haritacılık

Prens Henrique’in emrindeki haritacılardan önde gelenlerden bir tanesi de Katalan haritacı Abraham Cresques’in oğlu Jehuda Cresques idi. Ayrıca Portekizlilerin en eski deniz haritası 1485 yılında Pedro Reinel tarafından yapılan portolan haritasıdır. Haritada Batı Avrupa’nın bir kısmıyla Afrika kıtası gösterilmekte, Diogo Cão’nun keşiflerine yer verilmektedir. Reinel bunun yanı sıra 1504 yılındaki haritasında boylamları ilk kez göstermiş ve ilk kez bir rüzgâr gülünü resmetmiştir.

Kendisi gibi haritacı olan oğlu Jorge Reinel ve Lopo Homem ile beraber bir atlas hazırlamaya başlarlar ve 1519 yılında basılacak olan ve “Lopo Homem-Reinés Atlas” olarak bilinen eser oluşturulmuş olur. Bu haritacılar zamanlarının en iyi haritacıları olarak değerlendirilmekte olduğu için İspanya Kralı V. Carlos onların kendisi için çalışmasını istemekteydi. Haritacılarına sahip çıkan Portekiz kralı I. Manuel Lopo Homem için yazılı bir yetkilendirme çıkartarak tüm Portekiz gemilerindeki pusulaların onun tarafından onaylanacağını ve düzeltileceğini bildirerek onu onurlandırıyordu.

Portekiz haritacılığı ve denizciliğinde önemli bir aşama da Batlamyus’un öngördüğü dünya modelinin bir kenara bırakılarak kıtaların coğrafi keşiflere göre resmedilmesi olur. Bu konuda öne çıkan kişi ise Fernão Vaz Dourado (c.1520-c.1580) olur.

Gemici Henrique

Ülkesinde bulunan uygun ortamı coğrafi keşiflere doğru yönelten kişi tahta çıkan Prens Henrique oldu. Portekizli kaptanlarının emrine neredeyse sınırsız kaynaklar veren Prens, onların en son bilgiye ulaşmasını ve teknolojik yenilikleri kullanabilmesi için kurumsal altyapıyı da kurdu. Yapılan coğrafi keşiflere mistik bir hava vermek için efsanevi bir şekilde bilinmeyen bir diyarda hüküm süren Hristiyan İmparator Prester John’un ülkesini bulmak ve onunla ittifak yaparak Kutsal Topraklar'ı Türklerin hakimiyetinden kurtarma amacını da dillendirmiştir.

Hindistan’a ulaşmak için bir güzergâh arayışı o öldükten sonra ciddi bir arayış konusunu olmuştur. Berberilerle yeniden savaşacak ve Ceuta’yı başarıyla savunacaktır. Ancak Kral I. Duarte zamanındaki Tanca Seferi'nde Portekiz Ordusu mağlup olacak ve geri çekilmek zorunda kalacaktır. Henrique’in kaptanları Afrika ve Atlantik Okyanusu'nu keşfetmeye devam edecekler, 1433 yılında Afrika’nın keşfedilmesi için çok önemli bir adım olan Batı Sahara’daki Cabo Bojador (Arapçası: Abu Khatar, Korkunun Babası) Burnu aşılacaktır. Afrika’nın derinliklerine ilerlenerek 1434 yılında ilk Afrikalı köleler Portekiz’e getirilecek ve oldukça kârlı bir ticaret olan köle ticareti başlatılmış olacaktır. 1445 yılında Senegal ve Yeşil Burun Adaları keşfedilecek ve 1446 yılında Sierra Leone’ye kadar gidilecektir. Keşifler aynı zamanda batıya doğru da genişler, bu seyahatler sırasında Portekizli denizciler Sargasso Denizini ve muhtemelen de Nova Scotia kıyılarını görmüşlerdir.

Tordesillas Antlaşması

Azor Adaları'nın ve Madeira’nın kolonileştirilmesi sürerken, Gine’den gelen altın, Portekiz ekonomisinin canlanmasına yol açar.

Coğrafi keşiflerin ilk meyvelerine bakıldığında gelişen denizcilik bilim alanının ışığında yapılan keşiflerin ekonomik anlamda getirisinin yüksek olduğu anlaşılmıştır. Portekiz, Afrikalı lakabını alan kral V. Afonso döneminde (1443-1481) Gine Körfezini keşfetmiş ve Gabon açıklarındaki St Catharine Burnuna kadar ilerlemiştir. Fas’a düzenli seferler düzenlenmiş ve 1471 yılında Tanca ele geçirilmiştir. II. João döneminde (1481-1495) Gine’deki ticareti korumak amacıyla günümüzde Gana’daki Elmina kentinin olduğu yere São Jorge da Mina kalesi inşa edilmiştir. 1482 yılında Diogo Cão Kongo’yu keşfedecek ve 1486 yılında bugünkü Namibya’da bulunan Haç Burnu’na ulaşmıştır. 1488 yılında Bartolomeu Dias Ümit Burnu’nu geçerek Hint Okyanusu’na açılan yolu bulmuş olur. 1492 yılında Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfetmesinden sonra çatışan İspanya ve Portekiz egemenlik alanlarını birbirinden ayırmak için Papa VI. Alexander araya girecek ve iki ülke arasında imzalanan 7 Haziran 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması ile keşfedilen bölgeler İspanya ile Portekiz arasında paylaştırılacaktır. Buna göre ileride keşfedilecek bölgeler Yeşil Burun Adalarının 370 fersah batısından geçen hayali bir çizgiye göre pay edilmiştir.

Gizlilik

Kolomb’un Hindistan zannederek karaya çıktığı Yeni Dünya ile ilgili kimi iddialar bulunmaktadır. Bu iddialardan birisine göre Kristof Kolomb bir Portekiz ajanıdır ve coğrafi keşiflerde daha geride bulunan İspanya’yı Hindistan rotasından uzakta tutmak için özellikle batıya doğru yola çıkmıştır. Bu iddianın gerçeklik payı sorgulanmakla beraber o dönemde her iki ülke arasında coğrafi keşifler ve haritalar birer devlet sırrı olarak gizlendiği için çok sayıda yanıltıcı bilgi ve belge bulunabilmektedir. Ayrıca özellikle Portekiz yeni keşfettiği yerlere dair bilgilerin yayılmasını engellemek için büyük bir gizlilikle davranmakta ve yanlış bilginin yayılmasını sağlamaktadır. Tarihçiler bu yüzden Portekiz keşifleri arasında olan Brezilya, Afrika kıtasındaki çok sayıdaki yerleşim yerinin ilan edilenin çok öncesinde keşfedildiğini düşünmektedirler. Bu keşiflere Sargasso Denizindeki keşiflerden ötürü Kuzey Amerika kıyılarını da dahil edenler vardır.

İç savaş

Krallık deniz aşırı sömürgelerinde gelişmekteyken Portekiz’de sorunlar yaşamaya başlar. I. Duarte’nin ölümünden sonra başa geçen V. Afonso küçük yaşta olduğu için iktidarı kullanan kral naibi Coimbra dükü Pedro güçlenmekte olan burjuvazinin lehine, asillerin yetkilerini kısmaya çalışır. Aristokrasinin muhalefetinin başında olan Braganza Dükü ise krala yakınlaşarak naibin görevine son vermeye çalışır. İki toplumsal sınıfın çatışması şekline giren çatışma Mayıs 1449’de iç savaş boyutlarına ulaşır. İç savaş, Alfarrobeira Muharebesiyle sona erecek, Pedro ise öldürülecektir. İktidarı sağlamlaştıran Braganza Düklüğü arazilerini o kadar genişletir ki, ülkedeki tüm toprakların üçte biri dükün eline geçer. Pedro’nun naipliğinden sonra dış politikada başarısızlıklar yaşanır. Kastilya ve Aragon ile yapılan Mart 1476 Toro Savaşı kaybedilince 1478 yılında Alcantara Antlaşması imzalanır ve Portekiz’in İspanyol tahtında hak iddialarına son verilmiş olur. Sonra tahta gelen II. João Kastilya ve İngiltere ile iyi ilişkiler sürmeye çalışır ve içinde bulunulan ekonomik iflastan çıkma yolları arar. Feodal asillerin muhalefetini ezerek, topraklarına ve mallarına el koymayı planlar. Bu yönde kanunlar çıkartmak için 1481 yılında Evora’da yargıçlara yetki verir. Aristokrasi buna muhalefete kalkışsa da liderleri Braganza Dükü 1483 yılında vatana ihanetten idam edilince ve 1484 yılında Viseu Dükü bizzat kral tarafından bıçaklanarak öldürülünce aristokrasi dağıtılır ve öne çıkan liderler tasfiye edilir. II. João iktidarını sağlamlaştırır ve kralın yetkilerini mutlaklaştırır. Ondan sonra başa geçen I. Manuel iktidara geldiğinde Hindistan yolunu tek başına keşfetmiş bir imparatorluğa sahiptir.

Portekiz Asya’da

Brezilya’dan Afrika’ya, Hindistan’dan Japonya ve Çin’e kadar çok geniş bir bölgeye yayılan Portekiz sömürgelerinin sadece bir milyon nüfuslu bir ulus ile başa çıkmak beraberinde çok büyük zorluklar getirmişti. Ayrıca en büyük rakip İspanya ile girişilen ölesiye rekabet tüm Portekiz keşiflerinin büyük bir gizlilik içerisinde yapılması sonucunu vermişti. Her koloni ve her ticaret yolunun ayrı ayrı korunması için sahte belgeler, sahte haritalar düzenlenmişti.

Bu dönemdeki gizlilik ve sahte belge düzenlenmesi, günümüzde oldukça doğru olarak tanımlanan kaynakların doğruluğu hakkında soru işaretlerinin oluşmasına yol açmıştır. Bazı tarihçiler Portekizlilerin Brezilya ve Kuzey Amerika kıyılarının varlığını çok önceden bildiğini ve II. João’nın Tordesillas Antlaşmasının imzalanması sırasında Portekiz ile İspanya’nın etki bölgelerini ayıran hayali çizginin olabildiğince batıya kaydırılması için ısrar ettiğini iddia ederler. Portekiz, aynen İspanya’da olduğu gibi önemli kaptanlarına çıkacakları seferler için verilen özel haritaların kaynağı olan isimli Padrão Real ana haritayı Casa da Índia adı verilen yerde saklardı. Ne var ki 1755 yılındaki depremden sonra Lizbon’u neredeyse yutan yangın sırasında çok sayıda önemli belgeyle bunların da yanmış olabileceği düşünülmektedir.

Portekiz keşiflerinin kronolojisi

1147, Maceracıların Yolculuğu: Lizbon şehrinin II. Haçlı Seferi öncesinde Berberilerden alınmasından önce bir grup Müslüman denizci efsanevi adaları aramak için denize açılır ve bir daha onlardan haber alınamaz.
1336, Kanarya Adalarına yapılan ilk sefer.
1412, Prens Gemici Henrique Afrika sahillerinin keşfedilmesi talimatını verir.
1419, João Gonçalves Zarco ve Tristão Vaz Teixeira Porto Santo Adasını keşfeder.
1420, João Gonçalves Zarco, Tristão Vaz Teixeira ve Bartolomeu Perestrelo Madeira Adasını keşfeder. Ada hemen yerleşime açılır.
1427, Diogo de Silves, Azor Adalarını keşfeder. Ada 1431 yılında Gonçalo Velho Cabral tarafından yerleşime açılır.
1434, Gil Eanes, onbeşinci denemede Bojador Burnunu aşarak “Kara Deniz” efsanelerini yerle bir eder.
1434, 32 oklu pusula 12 oklu pusulanın yerini alır.
1444, Dinis Dias Yeşil Burun Adalarına ulaşır.
1446, Alvaro Fernandes, Gine’ye ulaşır.
1458, Luis Cadamosto, tüm Yeşil Burun Adalarını keşfeder.          1460 Prens Gemici enrique ölür. Onun sayesinde yapılan sistematik haritalandırma sayesinde Afrika kıyıları ve Atlantik Okyanusu haritalandırılmaya başlanır.                                                            1471, João de Santarém ve Pedro Escobar ekvatoru geçer. Güney  yarımküre keşfedilir ve denizciler yön bulmak için yeni takımyıldızlar bulurlar. Aynı denizciler São Tome ve Principe Adalarını keşfeder.      1472, João Vaz Corte-Real ve Álvaro Martins Homem Newfoundland’e ulaşır.                                                                    1479, Portekiz ile İspanya arasında imzalanan Alcáçovas Antlaşması'yla Azorlar, Gine, Madeira ve Yeşil Burun Adaları Portekiz’e verilirken, İspanya Kanarya Adalarını alır.                    1482, Diogo Cão Kongo’ya ulaşır ve buraya bir Padrão diker. Kıyıdan 150 km içeriye doğru ilerler.                                                            1482, Diogo Cão, Namibya’nın güneyine ulaşır.                              1487, Afonso de Paiva ve Pero da Covilhã, Lizbon’dan yola çıkarak karadan Rahip John’un efsanevi krallığını aramaya Etiyopya’ya doğru giderler.
1488, Bartolomeu Dias, Portekiz’in 50 yıllık coğrafi keşif ekolünün en önemli keşiflerinden birisini gerçekleştirip Ümit Burnunu aşar ve Hint Okyanusuna girer.
1492, Hint Okyanusu ilk kez keşfedilir.
1494, Portekiz ile İspanya arasında imzalanan Tordesillas antlaşasıla dünya ikiye bölünür. İspanya Azor Adalarının 370 fersah batısından geçen hayali çizginin batısındaki tüm Hristiyan olmayan toprakları alırken, bu çizginin doğusundaki Hristiyan olmayan tüm topraklar Portekiz’in olur.
1495, Bir çiftçi olan João Fernandes ve Pedro Barcelos, Grönland’ı keşfeder. Ayrıca yolculuklarının devamında bir kara parçasını daha keşfederek buraya çiftçi anlamına gelen “Lavrador” ismini verirler. (Günümüzdeki Labrador)
1498, Vasco de Gama, Afrika’nın etrafından dolaşarak ilk kez Hindistan’a ulaşır ve Kalküta’ya ayak basar.
1500, Pedro Álvares Cabral, Hindistan’a gitmek üzere yola çıkmışken Gine açıklarında bir fırtına sonucu yolunu kaybedecek ve Brezilya’ya ulaşacaktır. Burayı bir ada zanneden Cabral Ümit Burnuna doğru seferine devam edip Hindistan’a ulaşır.
1500, Gaspar Corte-Real Newfoundland’e ulaşır.
1500, Diogo Dias, Madagaskar’ı keşfeder.
1502, Vasco de Gama, Hindistan’dan dönerken Seychelles Adalarını keşfeder.
1505, Lourenço de Almeida, Sri Lanka’ya ilk seferi düzenler ve buradaki ilk yerleşimi kurar.
1506, Portekizli kaşif Tristan da Cunha, kendi adıyla anılacak olan adayı keşfetmiş ancak adaya fırtınadan ötürü çıkamamıştır. Ada grubu dünyadaki diğer yerleşim yerlerine en uzak yer olarak bilinmektedir.
1511, Duarte Fernandes, Tayland’a gider.
1513, Jorge Álvares ve Rafael Perestrello ile birlikte Çin’e ilk ticaret gemisi ulaşır.
1517, Portekiz kralı I. Manuel, Fernão Pires de Andrade ve Tomé Pires’i Çin imparatoru ile diplomatik ilişkilerin kurulması için gönderir. Çin’de o dönemde tahtta Ming Hanedanından Zhengde bulunmaktadır.
1520, Manuel ve Diogo Pacheco, Kimberley Avustralya’ya ayak basar.
1522, Cristóvão de Mendonça, Avustralya’yı keşfeder.
1529, Zaragosa Antlaşması, doğu yarıküre İspanya ile Portekiz arasında pay edilir. İki ülkenin etki alanlarını ayıran hayali çizgi Maluku Adalarının 297.5 fersah doğusundan geçer.
1542, Fernão Mendes Pinto, Diogo Zeimoto ve Cristovão Borralho Japonya’ya ulaşır.
1542, Kaliforniya kıyıları João Rodrigues Cabrilho tarafından keşfedilir.
1557, Çin imparatoru, Çin Denizindeki özellikle Wokou olarak bilinen Japon korsanların temizlenmesinde gösterdikleri başarılardan dolayı Portekizlilere ödül olarak Makao’yu verir.

01 Haziran 2022

Mississippi Nehri

Mississippi Nehri, Kuzey Amerika'nın en uzun nehridir. Çok büyük bir kısmı ABD (%98.5) ve birazı da Kanada sınırları içinde akar. Kolları olan Missouri ve Jefferson nehirleriyle birlikte toplam uzunluğu 6.275 km'yi bulur ve bu haliyle Nil, Amazon ve Yangtze nehirlerinden sonra dünyanın en büyük 4. nehridir.

Etimoloji

Adı, Kızılderili dilinde "büyük ırmak" demektir. Nehrin ismi Ojibya yerlileri tarafından konmuştur. ’Missi’ ve ’Sippi’ kelimeleri, bu kabilenin dilinde, ’Büyük Nehir’ anlamına gelir.

Kolları

Taştığı zaman milyonlarca dekar araziyi kaplaması sebebiyle bazı yerlilerce de ’Suların Babası’ olarak adlandırılan Mississippi, Minnesota eyaletinin kuzeyindeki Hasca Gölü'nden doğar. Ancak, Missuri’yi meydana getiren üç ayrı ırmağın birleştiği Montana, nehrin asıl kaynağı olarak kabul edilir. Nil Nehri'nden biraz kısa olan Mississippi yaklaşık 3.220.000 km2lik bir alanı sular. Nehrin 250 civarında kolu vardır. Bu kolların 45’inde ulaşım yapılmaktadır. Nehrin en önemli kolları Missouri, Ohio, Arkansas, Red River ve Des Moines’tir.


Nehrin uzunluğu ile ilgili olarak değişik rakamlar verilmiştir. Bunlardan Mississippi Nehri Komisyonunun bildirdiği rakam 6415 km’dir. Kaynağından denize döküldüğü yer arası 3779 km’dir.


Etkileri

Mississippi Nehri'nin ülke ulaşımında ve ziraatta ve diğer alanlarda sağladığı sayısız faydalı yönünün yanında, bir de zararlı tarafı bulunmaktadır. Her yıl 400 milyon ton verimli toprağı New Orleans yakınlarında, Meksika Körfezi ağzındaki deltaya yığar. Mississippi birkaç defa taşmıştır. 1929 ve 1937 yılında meydana gelen taşkınlarda büyük hasar meydana gelmiştir. Taşkınları önlemek için nehir üzerinde barajlar, pompalama istasyonları ve tali kanallar yapılmıştır. Mississippi Nehri dünyanın en işlek ticari su yollarındandır. Nehirde petrol, petrol ürünleri, demir, çelik, kömür, kum ve çakıl başlıca taşınan yüklerdir.

30 Mart 2022

Girit Adası

Girit (Eski Yunanca Krētē; modern Yunanca Κρήτη Kriti, Osmanlıca گريد Girid), Yunanistan'ın en büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Ege Denizi'nin güneyinde yer alır.


Girit dünyaca tanınmış bir turizm merkezidir. En ilgi çeken turistik ziyaret yerleri arasında Knossos, Faistos ve Gortis 'deki arkeolojik sitler, Retimnon (Resmo)'daki Venedik kalesi ve Samarya, Aya İrini ve Aradena geçitlerinin doğal güzellikleri sayılabilir.

Girit Avrupa'nın ilk uygarlıklarından biri olan Minos krallığına (yaklaşık MÖ 2000-1400 arası) beşiklik etmiştir. İngiliz arkeolog Arthut Evans’ın bölgede rastladığı oyulmuş mühür taşlarına olan ilgisi, onu 1900 yılında Knossos’da düzenlediği kazı sonucu Doğu Akdeniz’de “başka bir uygarlığın zanaatkârlığı ve işçiliğinin bir devamı olarak görmediği” bu saraylarının en büyüğüne rastladı. Yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan bu medeniyete bir isim vermek gerekiyordu. Bunun için her zaman olduğu gibi efsanelere başvuruldu. Efsanelere göre Zeus’un oğlu olduğu farz edilen Kral Minos’a Girit’in yönetimi verilmişti. Minos’tan sonra gelen hanedan fertlerinin de haliyle “Minos” adıyla anılacağını düşünen İngiliz Arkeologlar Girit Uygarlığını tüm dünyaya “Minos” adıyla yayıp bunlara da “İlk Yunanlar” demiş olsa da, hakikat, o dönemin Giritli sakinlerinin kendilerine ne dediğinin hâlen bilinmemekle birlikte: arkeolog Arthur Evars’ın başvurduğu efsanelerin tabletlerdeki kayıtlardan çok sonrasına ait olduğuydu. Dolayısıyla bu verilerle Girit adasında izlerine rastlanan ilk sakinlerin “İlk Yunanlar” olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, “ilk dönemlere ait definler, adadaki toplumun klanlar ya da geniş aileler halinde yaşadıklarını düşündürüyor ve sarayların etrafındaki kasabalarda yapılan kazılar, kendi ambarlarını kontrol eden geniş ve bağımsız ailelerin varlığını gösteriyordu.


Ayrıca, Knossos ile Kandiye arasında kalan, "Khaniale Tekke", Teke ya da Tekke adındaki bölgedir Tunç Dönemine ait oldukça zengin saraylar bulunmuştur. 1. Dünya savaşı sırasında bulunan mezarlar sonrasında birçoğu yağmalanmıştır. Yakın yüzyılda, Girit adasındaki pek çok yer isimlerinin değiştirilmiş olması, adres bulmak ve belgelemek açısından araştırmacıları oldukça zora sokmuştur. 1967’de Tekke mezarlarına da Payne tarafında bulunanlarına da “Fortetsa” adı verilmiştir. Bugün ise Girit'te "Khaniale Teke" antik saray ve mezarlarının olduğu yeri sorsanız, kimse bunların yerini size gösteremeyecektir.

Tarihi

Ada, Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu egemenliklerinden sonra Arap işgaline uğramış ve 828-961 arasında Abbasiler'e bağlı Hafsiler tarafından yönetilmiştir. 6 Mart 961'de tekrar Doğu Roma egemenliğine girmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun çözülme döneminde Venedikliler tarafından ele geçirilmiştir.

Girit, 1645'te İbrahim saltanatı döneminde Sünbül Ağa hadisesinin tetiklemesi üzerine başlatılan fetihle Osmanlı idaresine geçmiş, Venedik Cumhuriyeti'nin ada üzerinde 1204'den beri devam eden hakimiyetine böylece son verilmiştir. Adanın hemen hemen tamamı ve bu arada Hanya ve Resmo gibi önemli kentler Osmanlı İmparatorluğu tarafından kolaylıkla fethedilebilmişse de, en büyük merkez olan Kandiye kalesinin alınması 24 yıl sürmüş, 1669'da Fazıl Ahmet Paşa tarafından tamamlanabilmiştir.

Adanın Osmanlı hakimiyetine geçişi ile Venedik Cumhuriyeti 'nin Doğu Akdeniz'de yüzyıllardır süregelen önemli rolü son bulmuştur. Ege Denizi'nde ve Mora'da Venedik hakimiyetinde kalan birkaç küçük ada ve kale de müteakip yıllarda Osmanlı Devleti tarafından alınmıştır. Bölgedeki isyankar Rum aileler Trabzon'un Of ilçesi civarlarına yerleştirilmiştir. Kos, Yasiciannis ve Dimitris bugün bilinen ailelerin başlıcalarıdır. Meşhur papaz İgor Yasiciannis'den sonra ailelerin dili dönüştürülmüştür. Bu durum, Osmanlı fütuhatı açısından, Fatih Sultan Mehmet zamanından beri teker teker alınan Ege adalarının ve kıyı kalelerinin ve nihayet 1571'de Kıbrıs'ın (yine Venedik'ten) alınmasının mantıklı bir uzantısını teşkil etmiştir.

24 yıllık fetih süreci ve hemen sonrasında, ilki Batı Avrupa medeniyeti açısından, ikincisi de Osmanlı kültür mozaiği bakımından önem arzeden iki ilginç gelişme cereyan etmiştir. Ada halkı 450 yıl süren Venedik yönetimi bünyesinde orijinal bir entelektüel kültür ve zümre yetiştirmiş bulunmaktaydı. Bu oluşumda Girit'in antik çağlardan beri muhafaza ettiği özgün benliğin ve 1453'den sonra Bizans kültür odaklarının artık tarihe karışmalarının veya köklü bir kimlik değişimi yaşamalarının da etkisi olmuştur. Osmanlı fethi ile birlikte Venedikli Girit kültürel birikimin temsilcilerinden bir kısmı eski idarecileri ile birlikte Batı Avrupa'ya geçmişlerdir. Batı Avrupa'da aydınlanma çağı ruhunu besleyecek olan bu Giritli aydın şahsiyetler arasında en önemlisi İspanyol resim sanatının temel taşlarından biri haline gelecek olan El Greco, veya asıl adıyla Domenikos Theotokopulos'tu.

Aynı dönemde bir kısım Giritli de doğuya yöneldi. O dönemde olgunluk çağına ermiş bulunan Osmanlı bürokratik geleneğinin düzenli kayıtlarından takip edilebildiği üzere, fethin hemen ardından Girit yerli halkı arasında bir ihtidâ (İslamiyet’i kabul) süreci yaşandı. Osmanlı'nın Venediğe kıyasla dini inançlara müsamaha ve vergilendirme konularında ada halkı açısından kurtarıcı kimliğine bürünmüş olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Girit adası Birinci Balkan Savaşı neticesinde 1913 yılında Yunanistan'ın hakimiyetine geçmiştir.

II. Dünya Savaşı'nda

Girit Adası İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. İngiliz birlikleri, 3 Kasım 1940'ta Yunan Hükûmeti'nin izni ile Girit'e indi. Mihver güçleri tarafından anakara Yunanistan'ın işgali 6 Nisan 1941 tarihinde başladı ve Yunanistan ile birlikte Commonwealth ordularının müdahalelerine rağmen birkaç hafta içinde bu işgal tamamlandı. Kral II. Yorgos ve Emmanuil Çuderos Hükûmeti Atina'dan kaçmak zorunda kalarak 23 Nisan tarihinde Girit'e sığındılar.

Anakara Yunanistan işgalinden sonra Almanya, Girit ve Balkan seferinin son aşamasına geldi. (20 ve 31 Mayıs 1941 tarihleri arasında) on gün süren Nazi Almanyası ve müttefikler (İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Yunanistan) arasındaki sert ve kanlı çatışmaların ardından Girit adası da Almanya tarafından işgal edildi.

20 Mayıs 1941 sabahı, Girit tarihinin ilk büyük havadan saldırı başladı. Üçüncü Reich "Mercury Operasyonu" (Girit Muharebesi) kod adı altında Girit'e bir havadan işgal başlattı. General Kurt Student komutasındaki 17.000 paraşütçü, Maleme, Kandiye ve Rethymnon olmak üzere hava meydanları ile üç stratejik konumlara indirildiler. Paraşütçülerin amacı Kraliyet Donanması ve hala denizleri kontrol eden Yunanistan Donanmasının çökertilerek Anakara Yunanistan'daki Luftwaffe tarafından helikopterle takviye gelişini sağlamak için üç havaalanını işgal etmek ve kontrol etmekti.

Müttefikler 1 Haziran 1941 tarihinde Girit adasını tamamen boşalttı. Alman işgalcilerinin zaferine rağmen, özel eğitimli Alman paraşütçüleri, Müttefik askerler ve Yunan sivil direnişçileri, çok ağır kayıplar verdiler. Adolf Hitler bu yüzden savaşın geri kalanında bu tür büyük ölçekli hava operasyonlarını yasakladı.

Coğrafya

Girit Yunanistan'ın 13 idari bölgesinden biridir. Yunanistan'ın en büyük, Doğu Akdeniz'in Kıbrıs'tan sonra ikinci büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Girit, Ege Denizi'nin güney sınırlarını belirler ve yüzölçümü 8.450 km²'dir. 2020 itibarıyla nüfusu 636.504'dir. Adanın uzunluğu 260 km olup, genişliği ise Diyon burnu ile Litinon burnu arasındaki 60 km'lik en geniş mesafeden, doğu ucundaki Yerapetre kıstağında sadece 12 km'lik bir mesafe arasında değişmektedir. Girintili çıkıntılı sahil şeridinin toplam uzunluğu 1,000 km'ye ulaşmaktadır. Yunanistan anakarasının yaklaşık 160 km güneyinde yer alır.

Ada oldukça dağlık bir araziye sahiptir ve bu özelliğini en batıdan en doğuya uzanan aşağıdaki sıradağ zincirleri boyunca korumaktadır:

Lefka Ori veya 'Ak Dağlar' (en yüksek noktası 2.452 m)

İda Sıradağları (en yüksek noktası 2.456 m)

Dikti dağları (en yüksek noktası 2148 m)

Bu dağlar zincirinin arasında Lasiti, Omalos ve Nida ovaları gibi verimli düzlükler, Diktaion ve Idaion mağaraları ve ünlü Samarya geçidi gibi tabiat harikaları yer almaktadır.

İklim

Girit iki farklı iklim kuşağının etkisindedir: ağırlıklı olarak Akdeniz iklimi ve yer yer Kuzey Afrika iklimi. Bu durumuyla Girit özellikle ılıman iklimin etkisi altındadır. Nemlilik denize yakınlığa göre değişmekte, ovalarda kışın kar yağışı istisnai kalırken dağ zirvelerinde sık sık görülmektedir. Yazları sıcaklık 25-35 derece arasında değişmektedir. Güney kıyılarında yer alan ve Kuzey Afrika ikliminden etkilenen Mesara ovası ve Asterusya dağları gibi bölgelerde yazlar daha sıcak ve uzun geçmektedir.

Ekonomi

Evvelce tarıma dayalı olan Girit ekonomik yapısı 1970'lerden itibaren temelden değişmeye başlamıştır. Tarım ve hayvancılık ada ekonomisinde hala önemli bir paya denk gelmekle birlikte, adanın ikliminden ve engebeli coğrafyasından kaynaklanan engeller nedeniyle tarıma dayalı sanayi üretimi belli bir düzeyin ötesine gidememiş ancak özellikle turizm ile bağlantılı hizmetler sektörlerinde kayda değer ilerlemeler sağlanmıştır. Yine de özellikle zeytincilik adada oldukça gelişmiş olup, resmî kayıtlara göre 300.000 zeytin ağacı bulunmaktadır. Girit'te kişi başına düşen yıllık gelir Yunanistan ortalaması ile aynı düzeyde olup, işsizlik ise ülke genelindeki oranın yaklaşık yarısı düzeyinde seyretmektedir.

Adada üç büyük havaalanı bulunmaktadır: Kandiye'deki Nikos Kazancakis havaalanı, Hanya'daki Daskaloyannis askeri havaalanı ve Sitya'daki yeni açılmış sivil havaalanı.

Kültür Turizm

Girit Yunanistan'ın en popüler turizm bölgelerinden biridir. Yunanistan'a turistik girişlerin % 15'i Kandiye'deki havaalanından veya limanından gerçekleşmektedir, bu şehre inen charter uçaklarının sayısı Yunanistan'a inen toplam charter uçaklarının beşte birine denk gelmektedir. 2004 içinde toplam iki milyon turist Girit'i ziyaret etmiştir. Girit'te turizm Yunanistan genelinden de daha hızlı gelişmektedir. 1986-1991 döneminde Girit'teki otel yatak sayısı % 53 artarken Yunanistan'ın diğer bölgelerinde bu artış % 25'te kalmıştır. Lüks otellerden aile pansiyonlarına her çeşit turistik tercihe hitap edecek altyapı mevcuttur.

Yönetim

Yerleşim birimleri

Girit'in başlıca şehirleri:

Heraklion (Iraklion veya Kandiye) (nüfus 150.000)

Hanya (nüfus 75.000)

Retimnon (Resmo) (nüfus 32.000)

Yerapetre (nüfus 23.800)

Aya Nikola (nüfus 19.400)

Sitia (Sitya) (nüfus 14.500)

Yönetim birimleri

Kandiye

Heraklion, Kötüryo, Temnos, Rizo, Piryotiçe, Maloviz (Moloviz), Menufaç, Mirabela, Kenuryo, Pedya, Petriye, Ayamiron, Kastel

Hanya

Hania, Kisamo (Kisamu), Apokoron, Selne (Selino), Kandanos

Resmo

Retimnon, Milayotmo, Milopotamu, Humeiri, Marona, Amari (Amarya), Amari-Apometalos köyü, Amari-Hrisis köyü, Amari-Aposti köyü

Esfakye

Esfakye (İsfakiye, İsfaksiye, İsfakye, Esfakiye), Eyuvasil (Ayvasil), Eyuvasil-Kumya köyü, İzzeddin, Suda, Vianos

Laşit

Lassithi (Laşid), Esine, Yerepetre (Yerapetre), Ayanikola, Estiye (Sitia)

İdari yapı

Girit adası 4 vilayete (Yunanca nomos, νόμοι) ayrılmıştır. Bunlar:

Hanya

Kandiye

Resmo

Laşit

Amatör radyoculuk açısından Yunanistan'dan ayrı bir bölge olarak telakki edilmektedir. Alan kodu SV9'tür. Ayrıca, Ortodoks mezhebi idari yapısı açısından Girit Başpiskoposluğu, Atina merkezli Yunanistan otosefal kilisesi'ne değil, Fener Patrikhanesi'ne bağlıdır ve Oniki Adalar ve diğer bazı Ege adaları'nın metropolitlerini idaresi altında toplamaktadır. Girit halkının kendisini Yunan dünyasının diğer bölgelerinden farklı görme dürtüsü yüksektir ve zaman zaman spazmodik ve folklorik boyutları pek de aşmayan ayrılıkçı hareketler cereyan etmiştir.

28 Ocak 2022

Volga (İdil) Nehri

Volga ya da İdil (Rusça: Волга, Tatarca: İdel, Ətil, Çuvaşça: Atăl) Avrupa'nın en uzun nehridir. Rusça Volga adı Fince kökenli valkea sözcüğünden gelir."Valkea" beyaz demektir, Baltık dillerinde "Valgõ" da denir. Anlamı ise ak sular veya beyaz nehir demektir. Uzunluğu yaklaşık 3500 km olan Volga, Moskova ile Sankt-Peterburg arasındaki Valday Tepeleri'nden doğar. Deniz seviyesinden 28 metre aşağıda olan Hazar Denizi'ne dökülür. Valday tepelerinde bulunan birçok göl ve bataklıktan gelen kaynak kollarının birleşmesiyle meydana gelen Volga, Rjev'den itibaren ulaşıma elverişli bir hâlde akar. Moskova Kanalı'yla birleştiği yerden sonra genişliği 230 metreyi bulur. Bundan sonra nehirde düzenli bir ulaşım sağlanır. Volga'nın yatağı üzerinde beş adet baraj bulunur. Bu barajlardan Volgograd Baraj Gölü'ndeki santral, dünyanın belli başlı hidroelektrik tesislerinden biridir.

Bundan sonra Don Nehri'ne 72 kilometre yaklaşır ve iki nehir arasında açılan bir kanal vasıtasıyla Azak ve Hazar denizleri arasında ulaşım sağlanır. Hazar Denizi'ne 50 km kala 200'den fazla kola ayrılarak Volga Deltası meydana gelir. Bu deltanın genişliği 100 km'den fazladır.


Volga Havzası, 1.360.000 km²lik bir alanı kaplar. Aynı zamanda Rusya'nın nüfusunun büyük bölümü bu havzada yaşar. Bölge ulaşıma elverişlidir.


Volga, kışın üç ayında da donar. Bu zaman zarfında da nehirden kara yolu olarak faydalanılır. Volga'nın kıyılarında Rusya'nın önemli limanları ve ticaret merkezleri yer almaktadır. Bunlardan en önemlileri Nijni Novgorod, Kalinin, Kazan, Kuybişev ve Volgograd (Eski adıyla Stalingrad)'dır. Orta Çağ'dan beri bir ticaret yolu olan Volga, bugün hâlâ önemli bir ulaşım yoludur.


Avrupa Hun İmparatoru Attila'nın ismi bazı görüşlere göre İtil'den gelmektedir.


24 Ağustos 2021

Vezüv Yanardağı

Vezüv yanardağı ( Latince Mons Vesuvius) Napoli'nin doğusunda bulunan, 1281 m yüksekliğindeki aktif bir yanardağdır.

Avrupa ana karasındaki son yüz yılı içinde aktivite gösteren tek yanardağdır. Diğer iki benzer yanardağ olan Etna ve Stromboli adalarda yer almaktadır. Vezüv'ün MS 79 yılındaki püskürmesiyle Pompei, Herculaneum ve Stabia kentleri haritadan silinmiştir. Vezüv yanardağı aynı zamanda Spartaküs'ün başlattığı isyana ilk ev sahipliği yapan yerdir. Spartaküs MÖ 73'te kendisiyle birlikte Capua'daki gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı'na sığınmıştır. Vezüv aktif yanardağlardan bir tanesidir

Stratovolkan türünde olan Vezüv yanardağı, lavlarını en son 1944 yılında gökyüzüne püskürtmüştür.


Her ne kadar İtalya’nın Sicilya Adası’nda bulunan Etna Yanardağı ve Stromboli Adası’nda bulunan ve ada ile aynı ismi taşıyan Stromboli Yanardağı günümüzde belli aralıklarla faaliyete geçiyor olsa da, her iki yanardağ adada bulunduğu için Vezüv yanardağının 1944 yılındaki patlaması, Avrupa ana karasında son yüz yıl içerisinde gerçekleşen tek volkanik patlamadır.

Vezüv Yanardağı sadece 79 ve 1944 yıllarında değil tarih boyunca yüzlerce kez patlamıştır. 1631 yılında da patlayan bu dev 4.000 kişinin ölümüne neden olmuştur. Ancak bu patlamaların en ünlüsü Pompei ve Herculaneum şehirlerini yok eden M.S. 79 yılında iki gün boyunca süren patlamadır.

Vezüv Yanardağı’nı bu kadar tehlikeli yapan, şehrin merkezine çok yakın olması ve etrafında bulunan yerleşim alanının bu korkunç tehdide rağmen giderek genişlemeye devam etmesidir. Nitekim 2016 yılının verilerine göre 972.130 yani neredeyse 1 milyon nüfusu bulunan Napoli şehri, 2017 yılının verilerine göre yaklaşık 60 milyon nüfusu bulunan İtalya’nın 1/60’ini oluşturmaktadır. Ayrıca 2017 yılının verilerine göre Pompei bölgesinin nüfusu 25.196, Ercolano (Eski adıyla Herculaneum) bölgesinin nüfusu ise 53.231’dir.

Yani, M.S. 79 yılındakine benzer olası bir volkanik patlamada, yaklaşık 1 milyon kişi atalarının kaderini paylaşabilir fakat böylesine büyük bir tehdide rağmen bölge insanları yaşamlarına devam etmekten çekinmiyorlar. Bu insanlar, ya tehlikenin büyüklüğünün farkında değiller ya da çok kaderciler.

Günümüze tekrar döneceğiz ama şimdi geçmişe giderek, M.S. 79 yılında gerçekleşmiş bu volkanik patlamanın büyüklüğünü daha iyi anlayabilmemiz için 1944 yılındaki patlama ile karşılaştıralım isterseniz.

Vezüv Yanardağı’nın 79 ve 1944 Yıllarındaki Patlamaları Arasındaki Farklar

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki bu iki patlama kesinlikle özdeş bir patlama değildir. 79 yılındaki patlamanın gücü ve etkisinin yanında 1944 yılındaki patlamaya bir havai fişek desek yeridir.

1. 1944 yılındaki patlama sub-plinian bir patlama, 79 yılındaki ise sub-plinian’dan daha etkili olan plinian patlama olarak sınıflandırılır.

2. 1944 yılındaki patlamada kaya ve küllerden dolayı çöken binaların etkisiyle 26 kişi hayatını kaybederken, 79 yılındaki patlama neticesinde bina büyüklüğündeki küllerin altında kalan yaklaşık 200.000 kişi hayatını kaybetmiştir.

3. 79 yılındaki patlamanın etkisini bilim insanları ikiz kuleleri örnek göstererek açıklıyorlar. Şöyle ki; ikiz kuleler çökerken açığa çıkan toplam gücün 1,6 kton olduğunu belirtiyorlar ve bu olay esnasında yükselen toz bulutunun gücünün, Vezüv Yanardağı’nın 79 yılındaki patlamasındaki toz bulutunun gücünün 1/10.000’den daha az olduğunu söylüyorlar.

4. 1944’te sadece bazı binalar hasar görürken, 79 yılında ise koca bir şehir 22 metre kalınlığındaki bina büyüklüğündeki cüruflarla kaplanmıştır.

Umarım bu farklılıklar 79 yılındaki patlamanın büyüklüğünü zihninizde biraz olsun canlandırabilmiştir.

Şimdi patlamanın diğer detaylarına, Pompei ve Herculaneum şehirlerinin korkunç sonlarına geçelim.

Pompei ve Herculaneum Şehirleri’ndeki İnsanların Feci Sonu

Vezüv Yanardağı, 79 yılında patlamadan önce patlayacağının belirtilerini aslında göstermişti ama o dönemin insanları ne yazık ki bunu anlayamamışlardı. M.S. 62 yılında o bölgede büyük bir deprem meydana gelmişti. Bu depremler yer altındaki magmayı tetikleyerek yer yüzeyine doğru çıkmasına neden olabilmekteydi. Maalesef dönemin insanları bunu bilemediğinden deprem sonrasında oluşan hasarları gidererek hayatlarına devam etmişlerdi.

Aynı şekilde bölge insanları bu yanardağın önceki patlamaları hakkında da bilgilere sahip değillerdi. Bilim insanlarına göre bu insanlar volkanik patlamalar sonucu ortaya çıkan sünger taşlarını yapı malzemeleri olarak kullanmışlardı.

Vezüv Yanardağı tam 2 gün boyunca aralıksız bir şekilde patlamaya devam etmiştir. İlk 12 saatin sonucunda asıl büyük patlaması gerçekleşerek, kızgın gaz ve külden oluşan bir çığ kâbus gibi şehrin üzerini kaplamaya başlamıştır.

Bu patlama sonucunda ortaya müthiş bir kaya, duman ve gaz sütunu çıkmıştır. 30 km yüksekliğine varan bu sütundan şehrin üzerine bina büyüklüğünde cüruflar yağmıştır.

Evet, sanılanın aksine Vezüv Yanardağı’ndan çıkan bu cüruflar aklımıza gelen ufak kül parçacıkları değildiler. Bu cüruflar o kadar büyüktüler ki Pompei şehrini tamamen kaplamış ve bu cüruf tabakası 22 m yüksekliğine kadar ulaşmıştır.

Vezüv Yanardağı patladıktan sonra duman ve gaz bulutu Pompei şehrine doğru, lavlar ise Herculaneum şehrine doğru yönelmiştir.

Filmlerde, kitaplarda tüm yazılarda genellikle Pompei halkının taşlaşmasından dolayı sonlarının çok kötü oldukları söylenir fakat Herculanum insanlarının kaderi bence daha korkunç bir şekilde gerçekleşmiştir.

Pompei şehri küllerle kaplanırken, Herculaneum ise cehennem ateşini bu dünyada yaşamıştır. Şöyle ki; bilim insanlarına göre yanardağın patlaması sonucu açığa çıkan muazzam sıcaklık Herculaneum şehrindeki insanları saniyenin yaklaşık 1/200’de yok etmiştir. Yani insanlar ağızlarındaki lokmayı yutamadan, gözlerini kapayamadan, aldığı nefesi veremeden ölmüşlerdir.

Herculaneum bölgesinde yapılan kazı çalışmaları neticesinde bulunan kafataslarını inceleyen ve kafatasındaki kırıklardan yola çıkan bilim insanları, yüksek olasılıkla oluşan aşırı sıcak dalga yüzünden insanların kafataslarının patlamış olabileceğini söylüyorlar. O kadarki bu sıcak dalga esnasında insan vücudunun içindeki su hemen buharlaştı ve ısınan kan beyni kaynatarak kafatasını patlattı.

Beynin patlamasıyla mı yoksa taşlaşarak ölmek mi? Hangisi daha feci bir sondur; saniyeler içerisinde yok olmak mı yoksa zamanda donup kalmak mı? Bunu bir de siz düşünün isterseniz.

Şimdi de günümüze gelelim. Bu muazzam tehdidin yanı başında yaşamlarını sürdüren yaklaşık 1 milyon insanın durumuna bakalım.

Napoli’yi Bekleyen Korkunç Son

Napoli şehrine 14 km uzaklıkta bulunan bu korkunç yanardağ bilim insanlarına göre yakın zamanda patlayacak ve bu patlama %90 sub-plinian şekilde olacak. Ama 79 yılındaki gibi bir büyük patlamanın olmayacağının garantisini kimse veremiyor. Çünkü bu yanardağ adeta canlı hırçın bir dev gibidir. Kontrol edilemeyen bir dev…

Doğanın gücüyle başa çıkılamayacağını bilen bilim insanları bu yanardağı yakından takip ediyorlar. En yakından izlenen bu volkanın çevresinde ve çeşitli yerlerde 100 adet gözlem istasyonu konuşlanmıştır. Bu gözlem istasyonlarında bulunan sensörlerden alınan ısı ve gaz örneklerine ait veriler eş zamanlı olarak Napoli’de bulunan Vezüv Gözlem Evi’ne gidiyor. Burada aynı zamanda volkanik bir patlamayı tetikleyecek deprem gibi sismik faaliyetler de takip edilebiliyor.

Bilim insanlarına göre bu yanardağın 79 yılındaki gibi patlamaması için hiçbir neden yok. Önemli olan bu patlamanın ne zaman gerçekleşeceğidir. Bilim insanları olası bir patlamadan kurtulabilmek için volkandan 20 km’ye kadar olan yerin boşaltılması gerektiğini savunuyorlar. Napoli’nin, Vezüv Yanardağı’na olan mesafesinin 14 km olduğunu düşünürsek tehlikeye ne kadar yakın oldukları gözle görülür bir gerçektir.

Ne yazık ki Napoli’deki insanlar yıllarca yaşadıkları yeri terk etmeyerek duygusal davranıyor, bu korkunç tehlikeyi bilmelerine rağmen görmezden geliyorlar. 79 yılındaki büyük patlamanın Pompei şehrine doğru olduğunu bildiklerinden bir sonraki patlamanın da o yöne doğru olacağını düşünüyorlar. Fakat bir sonraki patlamanın Pompei şehrinin bulunduğu tarafa doğru olacağının hiçbir garantisi yok. Vezüv her yöne doğru patlayabilir.

Napoli şehri harika güzelliklere sahip bir şehir ve 1 milyon insan doğup büyüdükleri bu şehri çok seviyor. “Gülü seven dikenine katlanır” derler. Buradaki insanlarda güllerini seviyorlar, kokluyorlar ama o gül her an dikenini kendilerine batırabilir.

Çünkü Vezüv, hiçbir yere gitmiyor ve asırlarca durduğu yerde patlayacağı zamanı bekliyor.

07 Ağustos 2021

Baykal Gölü

Baykal Gölü,  dünyanın en derin gölü olarak anılmaktadır. Sibirya'nın güneyinde, İrkutsk Oblastı ve Buryatya arasında yer alır. İrkutsk şehrinin yakınında bulunan göl, "Sibirya'nın Mavi Gözü" diye adlandırılır. Yüzölçümü yaklaşık 31.722 km²'dir (adalar hariç). Uzunluğu 636 km, en geniş yeri 79,5 km'dir (Onguren ve Ust-Barguzin köyleri arasında). 

Gölün tabanı deniz seviyesinin yaklaşık 1285 m altındadır. Gölün dibindeki tortul kayaçların yaklaşık 7 km kalınlığında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da gölün yeryüzündeki en derin yarıklardan biri olduğunu göstermektedir.

 

Eski Türklerin yaşam alanlarından biri de Baykal gölü çevresi idi. Bazı Türk topluluklarının geçiş alanında da göl çevresi yer almıştır. Saha Türkçesinde baygal, baaygal, bayagal sözleri deniz, bolluk, su bolluğu, büyük deniz, okyanus anlamlarında kullanılmıştır.

Jeoloji

Dünyanın en yaşlı ve en derin gölü olan Baykal gölü tektonik oluşumlu bir göldür ve 25 milyon yıl yaşındadır. Oldukça aktif bir tektonik bölgede yer alan Baykal gölü yer kabuğu hareketlerinin sıkça yaşandığı, deformasyonların yıldan yıla değiştiği bir durumdadır. Bölge bir rift havzasıdır ve her sene binlerce irili ufaklı deprem yaşanmaktadır. Gölün oluşumu oligosen dönemine dayanmaktadır ve parça parça oluştuğu hipotezi ortaya atılmıştır ve bu hipoteze gölün bugünkü büyük halini almasıysa Pliocene devrinde gerçekleşmiştir. Göl bugün hala depremlerle büyümektedir. Hatta Baikal Center'da görevli jeofizikçilerin hipotezine göre Baykal gölü yeni doğmuş bir okyanustur ve kıyıları yılda 2 cm miktarında açılmaktadır, ayrıca hareket Afrika ve güney Amerika'nın birbirlerinden ayrılma hızına denktir.

 

İklim ve ekosistem

Baykal gölü'nün iklimi kendisini çevreleyen bölgeye nazaran oldukça ılımandır. Kışın hava sıcaklığı ortalama -6 santigrad derece iken; Ağustos ayında 11 santigrad derecedir. Göl suları ocak ayında donar, mayıs sonu gibi çözülmeye başlar, ayrıca göl suyu da çevresine görece sıcaktır. Ağustos ayında yüzey suyu sıcaklığı 12 derece iken, kıyıdan uzakta 20 dereceye yakındır. Göl suyu oldukça berraktır, ayrıca düşük tuzluluk oranına sahiptir ve suyunda mineraller vardır. Zengin bir hayvan ve bitki çeşitliliğine sahip olan Baykal gölü geniş bir doğal yaşam alanı oluşturur. Göl çok sayıda balığa ev sahipliği yapmasının yanında 320'den fazla kuş ve bir de memeli türünü barındırır. Phoca sibirica olarak adlandırılmış endemik bir fok türü bu gölde yaşar, ayrıca bölgenin bir diğer ayırıcı özelliği barındırdığı türlerin çoğunun endemik olmasıdır. Baykal gölü barındırdığı biyolojik zenginlik yanında, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına da sahiptir. Mika, mermer, kağıt, balıkçılık, gemi yapımı ve kereste imalatı gibi çok farklı sektörlerde ciddi ilgi uyandırmıştır. 1966 yılında Baykal gölü'nün güney kıyılarına yapılan kağıt ve posa fabrikası ise dönemin entelektüelleri ve bilim insanlarınca tepki ciddi tepki ve baskıyla karşılanmıştır. Dönemin Sovyet hükümeti 1971'de bölgenin koruma statüsünü yükseltmiş ve kirliliği kontrol konusunda ısrar edilmiştir. Nihayet 1996 yılında bölge Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmıştır. Ayrıca bölgede Rus Bilimler Akademisi'nin Sibirya kolunun kurduğu bir gölbilim merkezi de yer alır.

 

Tarih

25-30 milyon yıl tahmin edilen yaşıyla jeolojik olarak en eski göllerden biri olarak kabul edilmektedir. Tarihte kullanılan adları, Lamu (deniz), Beihai (kuzey denizi), Tengis (deniz), Baigal (baygal - muren - baykal nehri), Baikal (Rus yayılmasından sonra).

Dünyada sadece Ladoga Gölü ve Baykal'da tatlı su fokları yaşamaktadır. Dünyadaki içme suyunun yaklaşık %20'si buradadır.

Rusya, gölün araştırılması için göle özel denizaltı yapmıştır. Derinliği 1,5 km'dir. Gölde sadece buraya özel endemik balık türleri yaşamaktadır. Göl, kendine özgü bir ekosistem oluşturmuştur.

30 Mayıs 2021

HASHIMA ADASI, GUNKANİJMA “BATTLESHIP ISLAND”


Japonya’da Nagazaki’ye 15 km mesafedeki adada 1887 yılında kömür bulunduğundan itibaren kaderi değişti. Kömür çıkartmak amacıyla kurulan tesislere sürekli göç almasıyla bir anda dünyanın en küçük ve kalabalık şehri unvanına sahip oldu. Toplamda 76 dönüm büyüklüğü olan arazide nüfus 5300 kişiye kadar çıktı. Çalışan Japon halkının dışında savaşlarda esir edilmiş insanların da madenlerde çalıştırıldığı biliniyor.

Hashima adasından çıkartılan kömürün kalitesindeki yükseklik nedeniyle Mitsubishi firması adaya talip oldu. Firma adaya sahip olduktan sonra çıkartılan kömür maksimum verimliliğe yükseldi. Denizin 1100 metre altına kadar inen ocaklardan çıkartıldı kömür madeni.

Adanın inşası sırasında tsunamiden ve tayfunlardan etkilenmemesi için adanın etrafı beton duvarlarla çevrildi. Bu sırada dünyada ilk kez en yüksek bina 9 katlı olarak bu adada yapıldı. Adanın şekli ve yapılan binaların uzaktan görüntüsü ile adaya savaş gemisine benzemesinden dolayı Battleship Island (Savaş Gemisi Adası) adı da verilmişti.

1900 lü yıllara gelindiğinde petrolün keşfi kömüre olan talebin azalmasına ve sonra yok olmasına sebep oldu. Bu adanın sonunu getirdi. Mitsubishi firması 1974 yılında adadaki tesisleri kapatma kararı aldı. Adada yaşayan nüfus Hashima’yı terketme kararı alınca ada ıssızlaştı. Mitsubishi 38 yıl kullandıktan sonra bedelsiz olarak adayı Nagazaki kent yönetimine bıraktı.

Bugünlerde ada turizm açısından önemli gelir elde eden bir yer. Üstelik Unesco adayı Dünya Mirası Listesine dahil etti.

Sedat Karadayı

10 Nisan 2021

Zelandiya

 85 milyon yaşındaki dünyanın kayıp sekizinci kıtası Zelandiya hakkında şoke edici bilgiler

Bilim insanları 2017 yılında sekizinci kıtanın varlığını onayladı ve Yeni Zelanda yakınlarında bulunan kıtaya Zelandiya adını verdi. Ortaya çıkan bu yeni kıta herkesin merakını uyandırdı. İşte karşınızda 85 milyon yaşındaki yeni kıta hakkında merak edilenler...

5 milyon kilometrekarelik Zelandiya'nın yüzde 94’ü sular altında olduğu için kıtanın haritası bir türlü tam olarak çıkartılamamıştı. Kayıp sekizinci kıta Güney Pasifik Okyanusu’nun 1 kilometre aşağısında ortaya çıktı. Bilim insanları, Zelandiya olarak isimlendirdikleri bu kara parçasının kıta olduğunu 2017'de onaylamışlardı fakat bu güne kadar kıtanın tam genişliğini haritalayamamışlardı.Araştırmacılar, daha önce eşi benzeri görülmemiş detaylarıyla Zelandiya kıtasının şuan ve milyonlarca yıl önce nasıl göründüğünü gösteren haritaları yayınladılar.

Yeni Zelanda’daki GNS Science’daki araştırmacılar kıtanın şeklini ve büyüklüğünü açıklayan haritalar üzerindeki çalışmalarını bitirdi. Yaptıkları haritaları insanların da görsel olarak inceleyip keşfedebilmeleri için etkileşimli bir internet sitesinde yayınladılar. Projeyi yürüten Nick Mortimer, "Bu haritaları Yeni Zelanda'nın ve Güneybatı Pasifik'in jeolojisine ait doğru, tamamlanmış ve güncel görseller sağlayabilmek adına yaptık." diyerek çalışmalarının detayını ilk kez açıkladı. Mortimer ve ekibi, Zelandiya'nın tektonik profilinin yanı sıra etraftaki deniz tabanının topoğrafyasını da haritaladılar. Haritalar, Zelandiya'nın milyonlarca yıl önce sular altına batmasından önceki haline dair de yeni bilgiler açığa çıkardı.

Sekizinci kıta olarak kabul edilen Zelandiya’nın alanın alanı Avustralya'nın yaklaşık yarısı kadar olmasına rağmen sadece yüzde 6’lık kısmı su seviyesinin üzerinde bir kara parçası olarak bulunabildi. Bu kısım, Yeni Zelandiya'nın kuzey ve güney adalarının ve Yeni Kaledonya adasının temelini oluşturuyor. Harita aynı zamanda kıtanın kıyı şeridini, bölgesel limitlerini ve başlıca su altı özelliklerinin de isimlerini barındırıyor. Buna ek olarak, bu harita 2030'da tamamlanması planlanan, Dünya'nın bütün okyanus tabanını gösteren küresel harita girişiminin de bir parçası olarak üzerinde çalışmalara devam ediliyor.

GNS araşatırmacıları yayınladıkları ikinci haritada ise su altındaki bu kıtanın yer kabuğunu, yaşını ve ana fay hatlarını da gösteriyor. 85 milyon yaşındaki bu kıtanın üzerindeki kırmızı, turuncu, sarı ve kahverengi renkler kıtasal yer kabuğunun hareketliliği üzerine fikirler veriyor. Daha genç renkte olan denizsel kabuk ise mavi renk olarak tanımlandı. Harita aynı zamanda kıtanın bulunduğu bölgedeki tektonik hareketleri de ortaya çıkarıyor.

2017'ye kadar Zelandiya, Madagaskar adası gibi "mikro kıta" olarak sınıflandırılmıştı. Ancak Mortimer’in yaptığı çalışmalara göre Zelandiya kıta olma şartlarının tamamını yerine getiriyor. Açık bir şekilde belirgin olan sınırları, 1 milyon kilometrekareden büyük kapladığı alanı, denizel kabuğu ve denizel kabuğundan daha kalın olan kıtasal kabuğu var. Mortimer 2017'de "Science News'e"; "Dünya'daki okyanusların suyunu boşaltabilseydik, Zelandiya açık bir şekilde göze çarpardı. Eğer okyanus tabanında olmasaydı, çok daha önceden onun da bir kıta olduğunu fark ederdik." şeklinde açıkladı

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!